Sezai Karakoç olmasaydı düşünce dünyamızda nasıl bir boşluk olurdu sorusunu, bu coğrafyada Mevlana olmasaydı çağdaşları nasıl bir boşluğa düşerlerdi sorusu olarak da sorabiliriz. Çünkü, şahsen iki sorunun cevabının da birbirine çok benzer olacağını düşünüyorum.
Çok iddialı gibi gözükse de, evet öyle.
Bugün yaşadığımız düşünsel zemin kaymaları ve kültürel kodlarımızda yaşanan derin kırılmalar çok daha şiddetli olarak aynı topraklarda yani geniş Anadolu’da tam 800 yıl önce de yaşandı. Ne var ki modern çağın mensupları olan bizler, Moğol istilasının sebep olduğu yıkımın tam olarak ne anlama geldiğini anlayabilecek tarihsel hafızadan ve idrakten maalesef yoksunuz. Sadece görsel referanslarla idraklerimizin işlerlik kazanabildiği bizlere, birisinin bunu roman veya sinema filmi ile anlatması gerek. Onu da bizden yapabilecek kimse olmadığı için zihnimiz bir çok konuya tembelleştiği gibi tarihe de tembel yaklaşıyor. Günümüz tabiriyle (her ne kadar sempatik bir kavram olmasa da) empati yapamıyor.
Evet, bugünlere benzer bir tarih ve dönem aranacaksa 1200’lerin Anadolu’suna bakılabilir. Aslında 1200’lerin daha ziyade 1900’lere çok benzediği söylenebilir. Sanki 2000’lerde 1300’lere benzeyecek gibi.
Sezai Karakoç ara dönemin bittiğini söylemek için işte tam burada devreye giriyor aynen Mevlana’nın iman coşkunluğunu elitize ve estetize bir forma sokması gibi. Karakoç, bizi şiiriyle yakalıyor, Mesnevi’nin yaptığı gibi. Tabiri özellikle seçtim; Sezai Karakoç şiiri, bizi yakalamıyor, Sezai Karakoç bizi, şiiriyle yakalıyor. Sezai Karakoç ‘sübjektivitesi’ Diriliş şiiri ve külliyatı ‘objektivitesi’ ile bizi düşünce ve duygu estetiğinden yakalayarak sorunun kaynağına ve hatta daha derinlere iniyor. Zamanı ve Mekanı maden gibi eriterek okuyucuyu, fizikötesine ve zamanın üst boyutlarına çıkarıyor.
Onun Mevlana ve Mesnevi yorumunda kurduğu sübjektivite ve objektivite izahına tıpatıp benziyor bu durum. Aynen Mesnevinin bu coğrafyadaki etkisine benzer bir etki.. Bu etkiyi kitlesel yani toplumsal bir etki olarak görmek doğru olmaz. Ne Mevlana’nın ne Gazali’nin ve ne de Karakoç’un böyle bir iddiası hiç olmadı. Bu etki daha ziyade öncülerde ve aydınlarda yaşanan ve yaşatılması gereken bir etkidir. Bu dikey etkinin kitleselleşmesi ve yatay yansımalara dönüştürülmesi Yunus Emreler ve Hacı Bektaş Veliler eliyle olmuştur. Horasan Erenleri gibi bir gönüllü ordusu eliyle oldu.
Nasıl ki bu toprakların düşünce mayasında ve toplumsal meşruiyeti belirleyen örgütlenme modellerinde başat rolleri olan Mevlana ve Yunus Emre ve adını bugün dahi hatırladıklarımızın hepsi iyimser ve müjdeleyici idiler, Sezai Karakoç da her şeye rağmen iyimserdir, karamsar değil. Bu topraklarda yüzlerce yıl, şartlar gereği belki binlerce karamsar kişilik tarih sahnesinde yer aldı. Bugün de içimizde yüzlerce karamsar var, yenileri çıkacak ve yıllar boyunca onların her türlüsüne şahit olacağız. İyi niyetlisine, kötü niyetlisine, tepkiseline, öfkelisine ve hatta din bezirganına. Çok değil hafızalarımız 15 yıl geriye sararsak televizyon ekranlarından bile hatırlayacağımız ve elinde sopa varmışcasına bizi azarlayan akıl satan karakterleri hatırlamamız mümkün. Çünkü kötümserler, İslam toplumunun arada kalmışlığının gerilimlerini ve tepkiselliğini çok daha rahat kendilerine kanalize edebilirler ve çok daha hızlı taraftar toplayabilirler. Çok daha fazla facebook arkadaşları olur ve kitapları çok daha fazla satar.
Yaşadığımız çağda en az bir yüzyıl hepimiz doğu ile batı arasında sıkıştık kaldık. Yaşantı ve düşüncelerimizdeki makas açıklarından ve bizzat düşüncelerimizdeki ikilemlerden dolayı sürekli tepkisel boşalmalarla kendimizi rahatlatan dil ve söyleme sempati ile yaklaşıyoruz. Bu dil ve söylemin zaman zaman haklı olmasının hiçbir kıymeti yok. Çünkü özgüven törpüsü gibi çalışıyor ve bir müddet sonra kendini imha eden karakterler üretiyor. Bu nedenle geleceğe dönük hiçbir yatırım yapamıyor.
Bu çağda yaşayan bir aydının polemikler ve kontrastlar içinde bu tuzağa düşmemesi çok ama çok zordur ve bazen de imkansızdır. Sezai Karakoç bu zoru başarmış ve asla unutmamıştır ki o, bize Diriliş’i muştulamak gibi bir yükü sırtlanmıştır. Onun Hızırla Kırk Saati yaşaması sadece kitapta şiir dizelerine dökülmüş bir olay olarak kaldığını düşünemeyiz. Düşünce dünyasında Hızır’la yolculuğa çıkmıştır aslında.
Üç insan önemlidir Sezai Karakoç’ta; Gazali, Muhyiddin Arabi ve Mevlana birbirini tamamlayan üç halka gibidir. Bu üç isim, 150 yıl içinde öyle bir hamur yoğurmuşlardır ki ekmeğini hala yemekteyiz. 20. ve 21. yüzyıl içinde de Sezai Karakoç’un önemli bir parçası olduğunu düşündüğüm halkaların bir bir tamamlanacağına inanıyorum. Konsantre ve rafine düşünce işçiliğinin anlaşılır hale getirilerek topluma yayılmasına ve örgütleşmeye dönüşmesine tabii ki Yunus Emre’ler Hacı Bektaş Veliler ve adını bilmediğimiz yüzlerce Horasan erenleri aracı ve taşıyıcı aktörler oldular. Bu sürecin bir benzeri bütün kollardan yaşadığımız çağda tam olarak başlatılabilmiş değil. Ama er ya da geç başlayacak, şahsen inanıyorum.
Öncüler adına beş-on isim sayılabilir ancak Sezai Karakoç şiir üzerinden bir halkayı tamamladı ve hala aramızda. Bir aydın yetiştirme telaşı içinde görevini yerine getirmeye çalışıyor. Yapmış olduğu bütün çabaların hepsini bu kazanda toplamaya ve eritmeye çalışıyor. Çok hızlı aydın yetiştirmeli ve Gazaliler, İbn Arabiler, Yunus Emreler bu modern teknoloji çağının içinden mermer sütunlar gibi sıyrılıp sur anıtları oluşturmalılar. Çünkü toplum ölü toprağı serpilmiş bir cansızlıkta şezlonglara uzanmış bir görüntü içinde. Ve ömür maalesef çok kısa.
Çok doğru şeyler söylediniz. Fakat "Empati" kurabilmek için önce "sempati" duymak gerek (En azından). Karakoç'un kıymetini anlamak için -Allah gecinden versin- vefatını bekliyoruz herhalde.